VINTAGE SEVER

Geçmişin, 40’ların ve 50’lerin o zarif kadınlarına, 70’lerin bohem stiline, 80’lerin parlak ve caf­caflı kıyafetlerine hep merakım olmuştur. Hatta içten içe o dönemlerde varolmak istemiş bile olabilirim. Boş zamanlarımda Balat’taki vin- tage dükkanlarını kanş karış gezer ama hep elim boş eve döner­dim çünkü cesaretim yoktu Milenyum çağında sanki zaman tünelinden çıkmışçasına giyinmeye. Bu fikirlerin hepsi, Ber­rin Okçu’yla tanıştıktan sonra bir süreliğine de olsa yok oldu. Eski dönemlere duyduğu aşk ve hiç kimseden, hiçbir şeyden çekinmeden istediği zamanın giysilerine bürünmesi, insanda tarif edilemez bir heyecan ve cesaret uyandırıyor. “Moda ile ilgili ilk hatır­ladıklarını hep anneni ve hahama dair. Annemden döpiyes kelimesini öğrenmiştim. O zantan anlamını bilmiyordum ama annem ve arkadaş­larından sıkça duyduğum hu kelimeyi söylemek çok hoşuma gidiyordu ” diyor ve anlatmaya başlıyor.

Aktivist ruh

“TESYEV’de ve Epos7 Derneği’nde gönüllü olarak çalışıyorum. Türkiye Engelliler Sosyal Yardım ve Eğitim Vakfı, ülkemizde sesini duyurmakta zorluk yaşayan engelli vatandaşlarımızın farklı alanlar­daki yeteneklerini keşfetmeyi amaçlayan ve onlara destek veren bir vakıf. Epos7 Derneği ise kültürel emanetleri korumak, kültürlerarası iletişimi sağlamak, kültür ve sanat bilincinin geliştirilmesi amacı ile kurulmuş çok dinamik ve çok çalışkan bir dernek.

Bu iki dernek haricinde diğer dernek ve vakıflara da zamanım yet­tiğince yardımcı olmaya çalışıyorum. Ülkemizde hayata geçirilen sosyal sorumluluk projelerindeki artış beni çok mutlu ediyor. Bu artışta kurumsal itibar kazanmak isteyen firmaların da payı çok büyük. Ancak benim naçizane kanaatim, bu projelerde nicelikten ziyade nitelik, şeffaflık ve devamlılık ön planda tutulmalı. Çerçevesi tam çizilmemiş, geniş bir şekilde tanımlanmış projelere sıcak bak­mıyorum. ”

Hazine avcısı

“Güne, hafta sonu da olsa, tatilde de olsam çok erken başlamayı seviyorum. Kızlarımı okula gönderdikten sonra günlük yapılacak işlerimle ilgileniyorum. Günümün büyük bir kısmı çok keyif aldığım dernek çalışmalarıyla geçiyor. Seyahat etmeyi, yeni yerler keşfetmeyi çok seviyorum. Sık sık İstanbul içi turlara katılarak şehrimi daha yakından tanıma fırsatı yakalıyorum. Tarihe ve sanata çok merak­lıyım. Antikacı dükkanlarını dolaşmaktan, sahaflarda, eski kitaplar peşinde koşturmaktan büyâik keyif alıyorum. Bunun dışında demli bir çay içip, sevdiğim türküleri dinlemek, satırların altını çizerek kitap okumak, Doumton Abbey izleyip geçmişin hayallerine dalmak, müzelerin işlemeli tavanlarına, sevdiğim tablolara dakikalarca baka­kalmak bana müthiş bir keyif veriyor.”

İlk anılar

“Dediğim gibi, moda ile ilgili ilk hatırladıklarım hep annem ve babama dair. Modayı takip ettiklerinden değil ama kendilerine has bir tarzları olduğu için sanırım. Babamın tıraş losyonunun mis kokusu hâlâ burnumda, tiril tiril kolalı gömlekler giyer, çok zarif yaka mendilleri taşır, köstekli saat kullanırdı. Annemse çok şık giyinir, çok ince bir zevki vardır. Döpiyes ondan ilk öğrendi­ğim kelimelerden biriydi. O zaman anlamını bilmiyordum ama annem ve arkadaşlarından sıkça duyduğum bu kelimeyi söylemek çok hoşuma gidiyordu. Çocukken oynamak için bahçeye indiği­mizde fistolu elbise giyen tek çocuk ben olurdum. Hep süslüydüm, kendi etrafımda dönünce benimle birlikte dönen etekler giymeye bayılırdım. Saçlarıma annemin kemik saç taraklarını gizlice iliştir­meyi, dantel eldivenlerini giymeyi çok severdim. O yüzden İngiliz dönem dizi ve filmlerinin tamamı bana hep ilham vermiştir. Hatta birini seçmemi isteseydiniz hiç düşünmeden Doıvnton Abbey der­dim. Bende çok derin izler bıraktı. O kadar çok izledim ki, bazı replikleri ezbere biliyorum. Bazı sahneleri var ki, her izlediğimde duygulanıp ağlıyorum. The Danish Gır/, Out of Af rica, The Painted Veil ve The Piatto, izlemekten bıkmadığım ve ilham aldığım diğer filmler arasında.”

Koleksiyoner kimliği

“Geçmişe tutkuyla bağlıyım ve bu tutku hayatıma bir çerçeve çizi­yor aslında. Giydiğim ayakkabıdan taktığım şapkaya, taşıdığım eldivenden yakama iliştirdiğim broşa kadar geçmişin koridorla­rında dolaşmayı seviyorum. Gardırobuma baksanız, maksi boy, kloş kesim etek ve elbiseler, vintage broşlar, kostüm mücevherler, şapkalar ve türbanlar en çok rastlayacağınız parçalar olur. Annemin genç kızken giydiği, Çin ipeğinden el nakışı ipek gömlekleri gardıro­bumun en eski ve en kıymetli parçalarından. Çocukluğumdan beri broş en sevdiğim aksesuar olmuştur. Hatta kendi paramla aldığım ilk marka parça, Boucheron’un vintage saatli bir yaka iğnesi. Saati daha çok mücevher gibi kullanıyorum. Mütevazı bir antika yaka saatleri koleksiyonum var. Bilezik şeklinde tasarlanmış kadranı özel bir kapakla gizlenmiş vintage saatlerim, kolye ucu olarak taktığım saatlerim ve tıpkı babam gibi cebimde taşıdığım köstekli saatlerim de koleksiyonumun benim için manevi değeri yüksek parçaları.”

Geçmişe aşık

“Dışarıdan biri baktığında, Ъи süslü tuhaf kadın hangi devirde yaşa­dığını zannediyor acaba?’ diye düşünebilir. Biraz deli saraylı, biraz romantik ve biraz da mahcup ama her zaman geçmişe göndermeler yapan bir giyim tarzım var. Sade ve mütevazı gibi görünen ama ucun­dan kıyısından iddia taşıyan parçaları seviyorum. Sallantılı küpeler takıp, yakamı vintage broşlarla doldurmayı çok seviyorum. Tüylü ayakkabılarımı payetli eteğimle giymekte hiçbir sakınca görmem çünkü bana yaşattıkları o duygu beni geçmişe götürüyor. Geçmişe bütün kalbimle hayranım çünkü her şey daha asil, daha zarif yaşan­mış sanki. Hissettiğim yoğun duygular beni öyle sanp sarmalıyor ki, yansımaları sadece kılık kıyafetimde değil, kurduğum sofralarda da, yazdığım mektup kıvamındaki teşekkür notlarında da, sevdiklerim için hazırladığım armağan paketlerinde de karşıma çıkabiliyor.”

Alışveriş rotaları

“Bir şeyi alırken önce tasarımına, sonra da kumaş kalitesine ve işçiliğine bakıyorum. Hiçbir zaman marka takıntım olmadı. Yurt- dışında semt pazarlarında çok kaliteli ve çok hesaplı tasarımlar bulabiliyorum. Aksesuar alışverişlerimde ise daha çok antikacıların kapılarını aşındırıp, özel parçalar seçmeye çalışıyorum. Avrupa’daki semt pazarlarına ve meydanlardaki butiklere mutlaka uğrarım. Flo­ransa, Venedik, Сото ve Sicilya’ya her gittiğimde uğradığım ve artık sahipleriyle ahbap olduğum dükkanlar var. Kimisine bronz antika kapı kolu almak için gidiyorum, kimisinden eski bir opera dürbünü. Floransa’yı çok severim. Müzelerinde, antika dükkanlarında, keyifli kafelerinde vakit geçirmek çok hoşuma gidiyor. Bohem ve romantik havası ve tarihi dokusu ile beni büyüleyen bir şehir.”

Vazgeçilmezleri

“Kazakistan kökenli Ulyana Sergeenko, geçmişe göndermeler yap­tığı nefes kesen tasarımları ile her daim benim kalbimi çalmayı başa­ran bir isim. Tarihi ve etnik detaylann hakim olduğu kıyafetlerini çok etkileyici buluyorum. Onun imzasını taşıyan tasarımlara mut­laka göz atarım. Bosna doğumlu Behida Dolic ise muhteşem şapka­lar tasarlıyor. Üst üste pek çok aksesuarı aynı anda kullanmayı çok severim. Özellikle saatli yaka broşlarım benim için çok kıymetlidir. ”

Favorileri

“Her gün sıkılmadan bele oturan, maksi boy, kloş kesim rengarenk elbiseler giyip, omuzlarıma bir hırka alabilirim. Yakamda mutlaka vintage bir broş olur. Makyaj sevmiyorum ama kırmızı rujum meş­hurdur ve mutlaka dudağınıdadır. Saçlarım vague tarzında taranmış olur ya da bir eşarpla taçlandırırım. Yüksek topuklu ayakkabılarım, kolumda da annemin vintage çantalarından biri olur. Ulyana Ser- geenko, Johanna Ortiz ve Gül Hürgel en beğendiğim tasarımcılar. Volanlı, farbalalı elbise ve bluzları bana çok hitap ediyor. Alessandra Rich, Ermanno Scervino ve Alessandro Michele’nin tasarımlarını da çok beğeniyorum. Scervino’nun apoletli mavi uzun paltosu, Zara’nın yağ yeşili kadife uzun kimonosu, Fendi’nin haki tonlardaki pelerinli uzun ceketi ve Alessandra Rich’in dantelli, karpuz kollu uzun elbi­sesini de bu kış gözüme kestirdim.”

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir